GİRİŞ
1990 yıllardan itibaren öğrenme ve zekâ kavramlarında, yeni yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımların ışığında eğitim sistemimizin biriken sorunlar tartışmaya açılmıştır. Geleneksel eğitim anlayışı öğrencilere bilgi deposu, okullara bilgi depolama merkezi, öğretmenlere bilgi depolayıcı rollerini vermektedir. Öğretmenler, öğrencilerden bu kazandıkları bilgileri, malumatları, ölçme ve değerlendirme aşamasında geri kusmasını isterler. Eğer öğrenci, bu ölçme değerlendirme ölçeklerinde kazandıkları malumatları, çok kusarsa başarılı; yeterince kusamazlarsa başarısız kabul edilmektedir. Yine geleneksel eğitim anlayışı öğrenci zekalarını iki kategoriye indirgemiştir. Bu kategoriler, sözel ve sayısal zekâ alanlarıdır. Okuldaki öğrenmenin bilgi, malumat, depolamaktan öteye geçmemesinden dolayı okullardaki bu tarz öğrenme öğrencilerin zihinlerinde köreltici etki yapmaktadır. Bu haliyle ezberci bir eğitim sistemi gerçek öğrenmeyi engelleyici bir yapı arz etmektedir. Bu sistem aynı zamanda öğrencinin yaratıcılığını, çok boyutlu düşünme özelliğini de yitirmektedir.
Son yıllarda ÖSS (YGS) ile SBS ve diğer seçme sınavlarında soru tiplerinin farklılaşması sonucunda bilgi ve kavrama düzeyi sorularının oransal olarak %25–30 civarına inmesi; analiz, sentez ve değerlendirme sorularının %70–75 oranına çıkması, eğitime ilişkin değer ve tutumlar farklılaştıkça okullardan ve öğretmenlerden beklentiler de değişmektedir. Velilerin önemli bir çoğunluğu iyi okul ve iyi öğretmen talebiyle sistemin karşısına çıkmaktadır.
MEB 2005/2006 öğretim yılından itibaren aşırı gelenekçi davranışçı ekolden çıkararak; yerine çoklu zeka kuramı, öğrenmeyi öğrenme, problem çözen, yaratıcı düşünme, bilgi üretme yetisini içinde barındıran öğrenci merkezli eğitim sistemini kazandırmayı hedeflemektedir.
1. BİLGİNİN YAPISI VE OKULLARIMIZDA BİLGİ ÜRETİMİ
Bilgi; algılama, işleme, değerlendirme, muhakeme sonucu zihinde üretilen, insanın dış dünyaya ilişkin algısını değiştiren veya bir bilinmeyeni açıklayan anlam parçası veya kümesidir.
İnsanın bilgi üretmesi dış dünyadan gözlem, deney, okuma veya dinleme yoluyla veriler toplanması ve bu verileri zihinde kodlayarak malumat sahibi olması ile başlar. Bilginin dört türü vardır.
· Veri (data)
· Enformasyon, haber, haber alma, (information)
· Bilgi (knowledge)
· Hikmet (visdom)
Ne veri ne de enformasyon, kişinin bilgisi değildir. Bunlar başkalarının ürettikleri bilgilerdir. Kişinin kendi süzgecinden geçip kendine özgü bir hal almadıkça bunlar sadece veridir, enformasyondur. Kısaca malumattır. Daha çok veri, haber, enformasyon kişiyi bilgili yapmaz. Böyle bir durum, eğer kişinin kendi bilgisini üretmiyorsa, kişiyi bilgili yapmaz. Bu okuduğunuz çalışma notları sizin için bir veridir. Sizin kendi bilginizi üretmenize yarayan bir ham maddedir. Sizin bilginiz olması için en alt düzeyde sizin cümlenizle ifade edilmesi gerekir. Örneğin öğrenciye sosyal bilgiler dersinden ülkemizin akarsularının tamamını öğrettiğimizi düşünelim. Bu öğrettiğimiz ders konusunu sınavda bize olduğu gibi tekrar etmesi o öğrenciyi bilgili kılmaz. Öğrenci ülkemiz akarsuları hakkında sadece malumat sahibi yapmış oluruz.
Bloom taksonomisine göre, veri, enformasyon ( malumat bilgisi) bilgi, kavrama, ve uygulama düzeyindedir. Analiz, sentez, değerlendirme ise bilgi, hikmet düzeyindedir. Bizim yanlış bildiğimiz bir başka konu da, okullarda öğrencilere veri ve enformasyon düzeyinde veri, malumat yüklemesi yaptığımızdan verilen bu bilgilerin, bizim bilgimiz değil, çok gereksiz, lüzumsuz diye biliniyor olmasıdır. Buradaki sıkıntı öğrenciye bu tarz bilgilerin çok yüklenmesi değil, yüklenen bilgilerden (verilerden, enformasyondan) yeni bilgi üretilememesidir. Yani mevcut haliyle verilen verilerin malumat seviyede kalmasıdır. Analiz, sentez, değerlendirme düzeyine çıkamaması, icat ve yeni bilgi, hikmet üretilmemesidir.
2. SBS ve ÖSS (YGS) SORU TARZLARI
Her veli, çocuğunun; öğretmen/ müdür, öğrencisinin bilgili, akıllı, çabuk öğrenen, bunun sonucunda sınavlarda en yüksek puanı almasını, deneme sınavlarında dereceye girmesini; ilköğretimin sonunda ya “Anadolu Lisesi” ya da “Fen Lisesi” ni; lise sonunda iyi bir üniversitenin iyi bir bölümünü kazanmayı arzu eder. Bu arzu gayet meşru, haklı bir arzudur. SBS/ÖSS’de çıkan sorular incelendiği zaman soru oranları, bilgi ve kavram soruları % 20–25; analiz, sentez ve değerlendirme soruları % 80–75 civarındadır. Bu sınavlarda soruların zorluk dereceleri de % 10 çok kolay(herkesin yapabileceği seviyede ), %20 kolay, %40 vasat (orta),%20 zor, %10 çok zor şeklindedir. Öğrenciler bilgi ve kavram düzey sorularını (eğer o sorulardaki verileri görmüşse) rahatlıkla yapabilmekte; analiz, sentez, değerlendirme düzeyi sorularında zorlanmaktadır. Öğrenciler neden analiz, sentez, değerlendirme sorularını yapamamakta yada yapmakta zorlanmaktadır. Bu sorunun cevabı öğrenciye gerek ders içinde gerekse ders dışı etkinliklerinde yöneltilen soruların zorluk derecesi ve kalitesiyle; ders konularının (Bir ders saati içinde) öğrenme seviyesinin bilgi, kavram düzeyinde kalması, öğrenme düzeyinin (bir ders saati içinde) analiz, sentez, değerlendirme düzeyine çıkamamasında önemli rol oynamaktadır.
3. ÖĞRENMENİN YENİ YAKLAŞIMI BEYİN TEMELLİ ÖĞRENME
İnsanda bulunan 100 trilyon hücrenin yaklaşık 100 milyarı beynimizdedir. Yetişkin bir insan beyninin ağırlığı yaklaşık 1000–1350 gramdır. Bu ağırlık erkeklerde 1200–1350, kadınlarda 1000-1250 gram kadardır. Beynin ağır olması ya da sinir hücrelerinin yani nöron sayısının fazla olması zekâ ile bağlantılı değildir. Nöronlar uyarılma ve alınan uyarıcıyı iletebilme özelliğine sahiptir. Nöronlar, hücre gövdesi, dentrit ve akson olmak üzere üçe ayrılır. Yeni doğan bir bebekte dentrit ağları seyrek ve az gelişmiştir. Özellikle doğumdan sonraki 6 ay boyunca çevreden duyusal iletiler aldıkça dentritler dallanır ve aktif hale gelir. Her nöron dentritler aracılığla komşu nöronların aksonlarından gelen iletileri alır. Bu iletileri kimyasal ve elektriksel işlemler yoluyla akson boyunca sinaps adı verilen boşluklara aktarır. Sinapsı oluşturamayan nöronların çoğu ölür. Hayatın ilk yılında beyin hücrelerinin sayısı azalır ama beyin ağırlığı iki katı artar. Çünkü nöronlar işitilen, görülen, dokunulan, koklanan, tadılan uyarılara tepki verirken dentritler yoluyla fiziksel bağlantılar kurar ve geliştirir. Çocuğun aktif yaşantısı zihinsel çabası ve zengin çevresel uyarıcılar dentritlerin dallanmasını hızlandırır. Böylece zekâ gelişir. Her ne kadar bir bebeğin beyni bir yetişkinin beyninin 4/1 ağırlığındaysa da doğduğunda ömrü boyunca sahip olacağı nötronların tümüne sahiptir. Beyin daha fazla nöron oluşturduğundan değil, zaten yerlerinde olan bu nöronların gelişmesinden, akson sayısının ve dentritlerin bağlantılarının artmasından dolayı büyür. Sinaptik bağlantılar kurma işlemi, farklı şehirlerdeki iki ev arasındaki bir telefon bağlantısı çekilmesine benzetilebilir. İstanbul ve Antalya’daki iki ev arasındaki bir telefon bağlantısı kurmak için hattı birçok şehirden geçirmek gerekir. İstanbul’dan başlayarak içinden geçilen tüm şehirlerde ki yerleşim birimlerinin bağlantıları tamamlanarak Antalya’ya ulaşılır. Telefon sistemi için elimizde hazır adresler vardır. Ama nöronların doğru bağlantıyı kurmaları rehberlik edecek ne bir harita ne bir işaret vardır; bunların yerine biyokimyasal sinyalleri izlenir. İstendiğinde yeni nöronlar oluşturulamadığından vücut gerekenden fazla nöron üretir. Daha sonra onları, fazla büyümüş bir ormanı seyrelten bir oduncu gibi budar. Ve yaşamak için nöronlar, hücreye “hayatta kal” mesajı gönderen proteinler olan nörotropik faktörler için rekabet etmek zorundadır. Hedef hücre bu nörotropik faktörlerden fazla miktarlarda üretir ve onları, öncelikle elinde kalmasını istediği aksonlara olmak üzere paylaştırır. Fazla sayıda yavrulamış bir hayvanın, her biri sınırlı miktardaki anne sütünden payını almaya çalışan yavrularının durumunda olduğu gibi, çelimsiz olanlar birer birer ölecektir. Aksonlardan yeterli nörotropik ememeyen nöronlar programlanmış hücre ölümü denilen bir işlem uyarınca kendilerini yok eder.
Öğrenciler, beyinlerini kullanmaları için fırsatlarla karşı karşıya bırakılmadıklarında, dentritler uyarılamazlar. Bu durum sınıfta çok ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkabilir. Öğretmenler, uygun uyarıcılar vermediğinde neural budanmaya neden olabilirler ya da bilgiyi algılamak için gerekli olan yeteneklerini köreltebilirler. “Bu konuları müfredatta olduğu için işlemek zorundayım’ gibi açıklamalarla öğrencilerde ortaya çıkan can sıkıntısı, gereksiz tekrar gerginliği, sinirlilik, kaygı ve hayal kırıklıkları öğrenmeye engel olabilir ve bilginin işlenmesi sürecini yavaşlatabilir. Bu olay okul çağındaki çocuklarda genellikle baskın oldukları zeka alanları aktif olarak uyarılmadığında gerçekleşmektedir. Örneğin bir öğrencinin beyni genellikle hareket ederek işlem görüyorsa ve bu öğrenciye de hareket etme serbestliği tanımıyorsa,beyin süreçlerinde neural budamaya neden bir azalma söz konusu olabilir.Görsel zekası baskın olan bir başka öğrenci sınıfta görsel uyarıcılık azsa bu gereksinmesini karşılamak için hayal kurmaya ve dalmaya başlayabilir buna izin verilmediğinde ya da görsel uyarıcı sunulmadığında yine neural budanma olabilir.Neural dallanma aracılığıyla neural ağımızı geliştirmek için sinir hücreleri arasında daha fazla sinaps oluşturmaya gereksinim vardır.Uygun müziksel uyarıcılar ,bilişsel gelişim için önemli olan neural patikaları uyarabilir.Neural dallanmayı cesaretlendirmek amacıyla öğrencilerimizin varsayımsal düşünmelerini geliştirmelerine yardımcı olabiliriz. Atatürk 80 yaşına kadar yaşasaydı ülkemizin gidişatı nasıl olurdu? Gibi sorularla,öğrencilerimizin hipotetik düşünmelerine yardımcı olabiliriz.Ters düşünme stratejileri bu konuda iyi bir öneri olabilir.Örneğin ’Gününüz tamamen ters olsaydı,yani,sabahleyin akşam yemeği, akşamleyin ise kahvaltı yapsaydınız nasıl olurdu? Kediniz sizden büyük olsaydı ya da altın sıvı bir madde olsaydı gündelik hayatta neler değişirdi? Niçin? Niçin değil? gibi sorular ters düşünme stratejilerinin örnekleri olabilir?
Beyin 1 dakikada ortalama 800–900 kelimeyi algılayabilme, kavramlaştırabilme, sınıflayabilme yetisine sahiptir. Öğrenci dakikada ortalama 200 kelime okuma hızına erişememişse dikkatini uzun zaman muhafaza edemez. Hele bu okuma hızı 70 kelime civarında ise kesinlikle okuduğunu anlamlandıramaz.
4. KALİTELİ SORU SORMA
Beyin temelli öğrenme kuramı araştırmacıları, pozitron emission tomografisini ve fonksiyonel magnetik tınlaşım görüntüleme tekniklerini kullanarak beynin normal konularda sergilediği etkinlikleri gözlemişler ve belirli alanları tanımlamışlar ve bunları numaralandırmışlardır. Beynin üst ve alt düzey düşünme etkinliklerinde farklı tomografik görüntüler ortaya çıkmaktadır.
4.1. Öğretmenin Soru Sorma Becerisi
Burada öğretmenlerin soru sorma becerisi ön plana çıkmaktadır. Öğrencilerin düşünme düzeyleri, öğretmenden gelecek soru tiplerine bağlıdır. Bunun anlamı eğer öğrencilere düşük düzeyli sorularla karşılaşılırsa düşük düzeyli düşünmeye yatkınlaşırlar. Tersine yüksek bilişsel düzeyli sorular sorulan öğrenciler daha yaratıcı ve çok yönlü düşünmeye yatkın olacaklardır. Soru sormada ustalaşmak için ilk basamak soruların değişik düzeyde olduğunu ve değişik düzeylerde düşünmeye yol açtığını kavramalarıdır.
Araştırmalar bir öğretmenin günde yaklaşık 300- 350 soru sorduğu, zamanının yaklaşık %30 soru sorarak geçirdiği ortaya koymuştur.
4.2. Soru Sormada Altı Bilişsel Düzey
Daha sonra üst düzey soru sorma becerilerini geliştirmeleridir. Soru sormada altı bilişsel düzey vardır. Bu düzey okul öncesi öğrencisine de lise son sınıf öğrencisine de bir ders saati içinde aynı konu içinde sorulmalıdır. Bununla ilgili geniş açıklama ve örnekler “Bilişsel Alan” bölümünde işlenecektir. Her kademede öğretmenler bilişsel düzeyi düşük soru sorma eğilimindedir. Öncelikli hedef tüm öğretmenlerin asgari bir beceri olarak bilgi, kavrama, uygulama, analiz, sentez ve değerlendirme düzeylerinde otomatikleşmiş soru sorma becerisine sahip olmasıdır. Öğretmenler sınavlarda, sözlülerde, konu geri bildirimlerinde, sınıf içi etkinliklerde sordukları soruları bu düzeye dağıtabilmelidirler.
4.3. Zihin Köreltmeme Öğretmenin Elinde
Bir öğrenci öğretmene soru yönelttiğinde, öğretmen o sorunun hangi düzeyde olduğunu kolaylıkla tespit edebilmelidir. Sürekli alt düzey soruların soruluyor olması, çocukların yetersiz uyarlarla karşılaşmasına ve dentritlerin dallanmamasına yol açacaktır. Bu açıdan bakıldığında, devamlı düşük düzey soru soran bir öğretmen aslında zihin köreltmekle meşguldür.
4.4. Üst Düzey Düşünme
İnsanı hayvandan farklılaştıran özelliklerden biri üst düzey düşünme (Metakogninif) yetisidir. Metakogninif düşünme, çok basit olarak “düşündüğünün üzerine düşünebilmedir.” İnsan analiz, sentez ve değerlendirme yaparak diğer canlılardan farklılaşır. Ülkemizde yapılan fen lisesi, Anadolu lisesi ve üniversiteye giriş sınavları üst düzeylerdeki soru tiplerinin çoğunlukta olduğu sınavlardır. Bilgi ve kavrama düzeyindeki soru yok denecek kadar azdır. Genel sınavlarda üst düzey sorulduğu halde öğretmenler sınıf içi çalışmalarda, yazılı ve sözlü sınavlarda düşük düzey soru sorduğunda, ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu öğretmenlerin öğrencileri düşük düzeyli düşünmeye alıştıkları için genel sınavlarda başarısız olmaktadır.
Öğrencilere sınav başarımı ve ders amaçlarına tam ulaşılması adına öğrencilere “düşünmeyi” öğretmelidir. Öğrencilerin bu becerilerini geliştirilmesi için öğretmen bir takım stratejiler geliştirmesi gerekir.
“Zeki çocuklar otomatik olarak daha iyi düşünür.” Önermesi yanlış bir önermedir. Çünkü zeki çocuklar çabuk cevap verdikleri için bir konu ve soru üzerinde düşünmeden cevap verme alışkanlığına sahiptir. Çabuk cevap verdiği için düşünme alışkanlığı geliştiremezler.(Devam edecek)